1/27/2010

Yeşilde sevda.








Bu uçsuz bucaksız dünya içinde, bil ki,
Mutlu yaşamak iki türlü insana vergi;
Biri iyinin kötünün aslını bilir,
Öteki ne dünyayı bilir, ne kendini.
ÖMER HAYYAM


Terzi ve ayakkabıcı Recep ustalar.
Çıraklık barındırmazlar içlerinde. Ustalıkları ellerinde, gönüllerinde, tezgâhlarında yemyeşil.
Ve sarıçiçekleri vardı yakalarında. Tebessümlerinden sızan ermişliğe dokunmak kalır müşterilere.
Eş dosttu selamladıkları. Günaydının ve iyi günün çocuklarıydı içlerinde yeşerttikleri hüzünler.
Bilmeceydi, keyifti çalışırken dinledikleri rast, uşak. Bir tiryakilik bulaşırdı ellerinden; izlerken, koklarken dükkânlarının havasını. Eskimişlik dururdu raflarının birinde, birde sezemediğimiz, mutedil sevdaları vardı.

Yeşil bir hırkanın çekişmesiydi tavla zarlarının yuvarlanırken ki kaderi.
Terzi recep yeşil hırkayı omuza atıp ayakkabıcının vitrininin önünde durdu bir bakış attı gözlüğünün üstünden, ayakkabıcı recep ustaya.göz göze gelince kafa salladı her ikiside.




Güldü çekicini bir tarafa bırakıp önlüğünü çıkardı sandalyesinin arkasına astı.
Duvarda asılı duran resme döndü tozunu sildi eliyle; name ederce ince,
Aşkın, sevabın, ederin ve şimdinin seyrine daldı susup.
Müşteri bölmese çıkmayacaktı resmin içinden.
Bir kutu uzatıp müşteriye nasibi çözdükten sonra, çayları doldurdu;
ders alma vakti recep usta diye mırıldandı tebessümle.
İki tabure çıkarıp söğüt gölgesine çayları koydu.
Üzerindeki işlemeleri silinmiş bir fincanda tıngırdayan kemiklerle başladı Ustaların savaşı;
dilleri şeker bilekleri şeşi, carı yoran iki ihtiyarın kelimelere ettikleri! ne bize ayıp gelir ne onlara sövgü.
Ayakkabıcı recep usta köpürte köpürte aldı maçı. Hırkayı da.


- Ya terzi bana daha çok yakışıyor ne dersin.

Attı omzuna hırkayı, bir keyifle çekti içine çayı, tütünü . Terzi recep usta tavlayı kapattı. Kavga kaybetmiş çocuk gibi küskündü. Öfkesi derindi,  zarlara küfürdü besbelli dükkânı erkenden kapatıp gitmesi.
Evin yolunu ezberde buldu; yine geldik lanet yere diye hayıflandı kendi kendine...
Ertesi sabahtı hayırla açtı köseleci Recep usta dükkânın kapısını sırtındaki yeşil hırkaya dokunup. Terziyi yokladı yan gözü ile dükkân kapalıydı. Güneşe dönüp sabah güneşini okudu, hırkayı çıkarıp güzelce katladı. Dolabının boş rafına yerleştirdi, fotoğraftan bir bakış alıp. Çayı demledi çekmecesinden önlüğünü çıkarıp boynuna astı, çekicini örsünü yokladı usulca. Sıkıntılı bir bakış daha attı terzi haneye kapalıydı. Hayır diledi çayının demini koyarken. Birkaç yudum sonrası sala söyledi, recep dendi, mahalle sakini dendi ve terzi dendi.
Üçüncü yudum düğümledi recep ustanın boğazına, akmadı, içinin yandığı kadar yakmadı boğazını. gözleri resme kaldırdı.
- Gördün mü? Namussuzu gitti. Söylemeden, arkasına bakmadan, ayak tabanını göstererek, beni hırkayla bırakıp gitti. Bıraktı işte ellerime hırkayı sana gitti.
Hırkayı çıkardı okşadı. Sevdayı, sevdaları över gibi…

Ustalıkları ellerinde, gönüllerinde, tezgâhlarında yemyeşil. Ve sarıçiçekleri vardı yakalarında. Tebessümlerinden sızan ermişliğe dokunmak kalırdı bize. Eş dosttu selamladıkları. Günaydının ve iyi günün çocuklarıydı ....
Yorum Gönder